Ara

Emin Dayı

“Oğlum.. Ben Emin’i çok özledim” dedi babam.

“Koyunlarıyla Çat Bükü’ndeymiş. Belki Ar Düzü’ndeki sayasında da olabilir

Beni bir oralara götür” diye devam etti.

“Olur baba” dedim.

Almanya’dan o sene yaz tatilinde köyüme giderken kiraladığım araçla yola düştük.

Bu topraklarda 17 yaşından 35 yaşına kadar sadece güreş yapan, 1.95’lük Musa Pehlivan, 2006 senesinin Ağustos ayında artık sadece değneklerle yürüyebiliyordu.

Gençliğinde onu görenler, “Sende Hz. Ali kuvveti var” deyince yadırgamazmış.

Seneler onu da yormuştu.

Emin dayıya gitmek için hazırlandık.

Babam evden çıkarken biraz ağırdan aldı. Ama soramadım.

Dev cüssesindeki ipekten bir yüreği vardı. Kırılır diye endişe ettim.

Çat Bükü’nü geçip, Ar Düzü’ndeki Alanlılara ait koyun ve keçilerin konulduğu saya evine vardığımızda içerden beli biraz kamburlaşmış, üç beş günlük kirli sakalı olan tanıdık bir yüz çıktı.

Emin dayımdı bu.

Çocukluğumda Alanhimmetler’den sıkça bizim Çeltikdere’ye gelir, misafir kalırdı. Biz de babamla Alan’a gidince onun misafiri olurduk.

Bizi görünce çok heyecanlandı.

“Abi…. Sen… Buralara kadar geldin haa…!”diye karşıladı.

Emin dayının babama, “Abiii” deyişindeki saygı ve sevgiyi ömrümde hiç bir zaman başka bir yerde görmedim. Üç harfli abi kelimesi belki de dünyanın hiç bir yerinde bu kadar yürekten söylenmemişti.

“Buralara kadar gelir, hiç arayıp, sormazsın”diye sitem etti babam.

“Bizim köy şurdan iki adım. Bi gelsen uğrasan ne olur?” diye devam etti.

Sonra çakıl taşları ile örülmüş, üzeri otlarla kaplanmış tek odalı yarı karanlık yere girdiler.

Bu bizim yörede Alan Damları diye anılır. Alan köylerine ait bir yapıdır.

Önünde koyun ve keçileri koyacak bir saya da bulunur.

Birbirlerini bulunca beni unuttular…

İkisi de yaşlandığından birbirlerini eskisi kadar sık göremiyorlardı.

Babam evimizden uzaklara gidemiyor, Emin dayı da eskisi gibi Alan’dan inip, derelere ve dolayısıyla bize gelemiyordu.

Selamlaşıp, kucaklaşmalarından sonra damın kapısından içeri baktım.

Tek odalı Alan damında baş başaydılar.

Çocuklukları ve gençlikleri birlikte geçmiş iki insan konuşuyordu.

İki dost birbirleriyle hasret gideriyordu.

Tıpkı İsa peygamberin havarilerine bir şey anlattığı anki huşu gibi.

Ya da İslam peygamberi Hz. Muhammed’in, Mağara arkadaşı Hz. Ebubekir ile sohbeti gibi.

Emin dayı her söze, “Abi..” diye başlıyor.. Merak ettiklerini soruyordu.

Günlerin, ayların hasretini kelimelerle tüketiyorlardı.

Yaklaşık iki saat devam eden bu sohbetin sonunda babam birşey yaptı.

Evden hazır getirdiği tıraş takımlarını yavaş yavaş çıkardı…

“Benim can dostum, dağda taşta da olsa bakımsız gezemez. Ben seni bir tıraş edeyim.”dedi.

O müthiş sevgi ve saygı sohbetinde bu benim aklımın almadığı bir durumdu.

Dostluk bu olmalı diye düşündüm. Hiç ses çıkarmadan ayakta, onların beni göremeyeceği şekilde damın kapısının kenarından onları izliyordum.

Emin dayı bir çocuk ruhuyla babamın önüne oturdu.

Yüzünü uzattı. Tıraş sabunu köpüğü gitmesin diye gözlerini kapattı.  Babam dostunun yüzünü evden getirdiği fırçayla sabunlamaya başladı.

Ellerini Emin dayının yüzünde gezdiriyordu. O da neşesinden çocuklar gibi, gözleri kapalı ama  gülüyordu.

Bu bir tıraş etme olayı değil, iki güzel yüreğin geride kalan 80 senelik dostluğunun kaynaşmasıydı.

Çok mutluydular. . Dünya umurlarında değildi.

Bunların ruhları birbiri için yaradılmış diye düşündüm.

Onların bu samimi atmosferini bozacak hiç bir davranışta bulunamadım.

Omuzumu verdiğim dam kapısından içeriye uzunca sessizce baktım.

Musa Pehlivan ile Emin Dayı’nın son buluşmasıydı bu.

10 Kasım 2006’da Musa pehlivan vefat etti.

Emin dayı da fazla yaşamadı. Onun arkasından o da dünyaya veda etti..

Ben birinin oğlu, diğerinin yeğeni olarak Alan Damı’nda yaşadığım o dakikalar nedeniyle ne kadar da şanslıymışım.

Share this:

İlginizi Çekebilir

Yorumlar

Close